ULUSAL DEVİNİM

 
Ana SayfaBaşlarken...YazılarGezginYararlı BilgilerÖzgeçmişÇerçeve

RANTIBBİYE

Bugün Perşembe.  Sağlıkta dönüşüm diye diye gelinen noktada, “özel hastanelerde gereksiz ameliyatlar mı yapılıyor?” sorusu ile yüzleşiyoruz.   Bir fıkrayı anımsamadan edemiyorum. Otoyolda ters yönde ilerleyen Temel, “delinin biri ters yönde ilerliyor!” duyurusuna “kaç bi deli, kaç bi deli!” diye tepki vermiş.  Bu da o hesap!

Hatta, bu son saptamada sağlıkta yaşanan olumsuzlukları “tek başına bir durum” olarak niteleme çabasının izlerini görmek de olası.

Oysa, sorun biraz daha geniş açı ile bakılarak değerlendirildiğinde, bugün gelinen noktanın şaşırtıcı olmaması gerekir. Bir bakıma, “perşembenin gelişi çarşambadan belliydi!” demek de hata olmaz.

En başında, kamu hastalarının özel kurumlara yönlendirilmesi kararı alındığında konu ile ilgili ve bilgili kimi meslekdaşların bu yönetmelik “kamudan çok özel kurumlardan  tarafından birilerince  hazırlanmış olmasın!” saptamasını anımsıyorum. 

Özellikle, “performans yönergesi” sonrasında yukarıda anımsattığım Temel fıkrası sağlık ortamının acı gerçeğine dönüştü. Ben de bu doğrultuda sormak istiyorum. Sağlıkta geçerli olan koşullar altında gereksiz tedavi, aşırı tedavi ya da gereksiz ameliyat gibi olumsuzluklar yalnızca özel sağlık kurumları ile mi sınırlıdır?

Sağlık gibi özveriye ve sınırsız çalışmaya dayanan ve buna bağlı olarak da yıpratıcılığı son derece fazla olan bir uğraş alanında bu hizmeti sunanların parasal yönden de doyurucu olanaklara kavuşturulması kadar doğru ve yerinde bir yaklaşım olamazdı. Ancak,  bu yapılırken seçilen yöntem “iki tarafı keskin bıçak” gibidir. Bir yandan, hekimlere iyi gibi görünen olanaklar sunarken (bu parasal olanakların hiç bir garantisi, sürekliliği yok ve özlük haklarına yansımıyor, emekli maaşına yansıması hiç yoktur) bireylerin öznel yargılarına karşı da korumasız bir ortam yaratılmasına yol açmaktadır.

Bu noktada elde edildiği kesin olan şey, “niteliksiz, nicelik artışıdır!” . Özellikle, istatistiklerde son derece görkemli değişikliklere yol açtığı kesindir. Ama, içeriğine ve niteliğine de bakmanız koşuluyla!

Cumhuriyetin kuruluşunu izleyen yıllardaki  eradikasyon başarıları, 1960 sonrasında Nusret Fişek hocanın adı ile özdeşleşen sosyalizasyon  ve toplumcu tıp uygulamaları ile taçlanmıştı. İyi çalıştırılmayan, gerekli destekten yoksun bırakılan her yöntem gibi bu yöntem de “başarısız” olmaya başlamıştı son yıllarda. Oysa, başarısız olan yöntemin kendisinden çok çok o yöntemi kullananlardı.

Durum, yukarıda özetlendiği gibiyken, belki başından bu yana var olan “gereksiz ya da aşırı” tedavileri yeniymiş gibi algılamak yanıltıcı olabilir. Bu sorunların sanıldığından da yaygın olması şaşırtıcı olmamalıdır.

Her ne kadar, söz konusu olan başat öge kurumlar gibi görünse de, bir şekilde hekimlerin de bu yanlışlıkların içinde yer alıyor olmaları kaçınılmazdır. Hiç kuşku yok ki; hiç bir şekilde çoğunluğu temsil etmese de bu olumsuz örnekler, varlıkları bile yeterince rahatsız edici olmalıdır.

Bu olumsuzluk bir fırsat olabilir mi? Hataları gözden geçirip, doğru yönemleri bulmak ve “zararın neresinden  dönülürse kârdır!” diyerek.

 

Bu olay gerekçesi ile, bir şeyi daha anımsamakta yarar var. Sağlık hizmeti ya da “tıbbiye” gibi sosyal ve kamusal yönü tartışılmaz olan bir kavram hiç bir şekilde “rantiye”(getirim) ile yan yana getirilmemelidir.

Böylesi bir erek için söylem yetmeyecek, eylemin de bu yönde olması gerekecektir.

Bu noktada başat görev, tıp ortamını düzenleyenlere, hekimlere ve onların kuruluşlarına düşmektedir.

“Tıbbiye” ile “rantiye” sözcüklerinin birlikte anılıyor olması biz hekimlerin de hizmet verdiğimiz toplumun da en büyük şanssızlığıdır.

CEYHUN BALCI, 30.09.2007

 

ml