|
Gezi tutkunu olmanın
bedeli gibidir uykulu gözlerle güne başlamak! Hem de çoğu zaman daha gün bile
doğmadan.
Buenos Aires’den,
Montevideo’ya günü birlik gezimize de günün erken saatlerinde bu yazgı
egemen oluvermişti.
Her ne kadar,
coğrafyası, insanları, dili ve hatta bayrakları benzeşse de, vize
gerekmese de sonuçta ülke değiştirildiğinden, kimi formalitelerin
yerine getirilmesi telaşı da eklenince sabahın o saatlerine, günübirlik
Montevideo gezimizin biraz da sıkıntılı başladığını söylemeliyiz.
Ancak, oldukça konforlu
sayılabilecek katamaran koltuğuna oturup da Rio de la Plata ırmağındaki
yolculuk başlayınca, gerilim de yerini gezi coşkusuna bırakıvermiş oldu.
Bu arada, üzerinde yolculuk yaptığımız ırmağın da okyanusla birleştiği
yerdeki genişliğinin 200 km’yi aştığı bilgisiyle dünyanın en geniş
ırmağında ilerlediğimizi de anımsamıştık okuduklarımızdan.
Üç saate yakın
yolculuğumuzun ortalarında ağarmaya başlayan gün , çevremize göz atma
olanağı vermeye başlamıştı bizlere. Montevideo’ya yaklaşırken kentin
silüetinde bir yapı özenimizden kaçmamıştı. Bir çok kişide olduğu gibi
bizlerde de Dubai’deki Burj el Arap çağrışımı oluşmuştu. Kent turumuzda
rehberimizin verdiği bilgiler bu çağrışımın boşuna olmadığını doğrular
nitelikteydi. Montevideo’nun telekom binasının mimarı da Burj el Arab’ın
mimarı olan Carlos Ott’muş. Meğer, Carlos Ott her ne kadar Kanada’da
yaşamaktaysa da Uruguaylı’ymış. Doğal olarak, ülkesinin başkentine de
yelkenli biçemli bir yapı kazandırmış.
 
“Buquebus” denilen
katamaranımız Montevideo’da rıhtıma yanaştıktan hemen sonra hızla
geçilen gümrük noktasının hemen ötesinde rehberimiz bayan Elizabetta
tarafından karşılandık. Tur aracına bindikten sonra, değişik uluslardan
insanlarla bir aradaydık. Güney Afrikalı, İsveçli, Amerikalı ve hatta
komşu Yunan gezginler tek tek kendilerini tanıttıktan sonra, biz
Türkler bir ayrıcalığı yaşamanın keyfiyle başlamış olduk kent turumuza.
Türk olduğumuzu öğrenen rehberimiz yakasındaki Atatürk rozetini
göstererek güne keyifli bir başlangıç yapmamızı sağlamıştı.
Montevideo’nun adının
anlamını paylaşmakta yarar var. Monte, dağ anlamına geliyor. Vi Romen
rakamı ile altı ya da altıncıyı simgeliyor. Deo da doğudan batıya
anlamını taşımakta. Rio de la Plata ırmağına okyanustan girdikten sonra
görülen altıncı dağ adını vermiş Montevideo’ya!
Bulutları ve gökyüzünü
simgeleyen enine çubuklu Uruguay bayrağının sol üst köşesinde “mayıs
güneşi” var. Tıpkı, Arjantin bayrağı gibi. Uruguay 3.5 milyon nüfuslu
küçük bir ülke. Güney Amerika’da yer alıp da yüzölçümü bakımından
ülkemizden küçük olan az sayıdaki ülkeden biri. Başkent Montevideo’da
ise ülke nüfusunun yarısına yakınını oluşturan 1.5 milyon kişi yaşıyor.
Montevideo’da
bulunduğumuz 25 ağustos ülkenin Artigas önderliğinde bağımsızlığını
kazandığı günün yıldönümü olduğundan her yer bayraklarla donatılmıştı.
Caddeler ve sokaklar da günün ilk saatlerinde, “bunca insan nerede?”
sorusunu aklımıza getircek kadar boştu.
Uruguay’ın Atatürk’ü
sayılan Artigas yontusu kentin en büyük alanını süslemekteydi. Hemen bu
alana açılan eski ve dar bir cadde koloni mimarisinin örneklerini
barındırmaktaydı. Yine bu caddede, neredeyse tüm Latin Amerika
ülkelerinde yaygın bir süsleme aracı olan duvar resimlerine rastlamak
olasıydı.

Yine, bu caddeye koşut
bir başka caddede ise yalnız Montevideo’nun değil tüm Uruguay’ın övünç
kaynağı Teatro Solis tüm görkemi ile yer almaktaydı. İçi de dışı gibi
görkemli bir yapı!

Turumuzun yaya olan ilk
bölümü Artigas yontusunun yer aldığı büyük alandaki anı eşyası
satıcısında sonlandığında günü yarılamıştık bile.
Öğle yemeği için
vazgeçilmez seçenek dünyanın belki de başka hiç bir yerinde bu denli
lezzetli olmayan Arjantin usulü biftek ve arzuya göre bira ya da kırmızı
şaraptı. İkinci bölüm için daralan zaman ve dönüş saati de göz önüne
alındığında hızlı bir öğle yemeğiydi.
Tur taşıtı ile Artigas
alanı yoluyla kent merkezinden geçiş, sonrasında parlamento binası ve
yazının başında değindiğimiz Carlos Ott imzalı telekom binasının daha
yakından görülmesi sonrası kente egemen bir tepeye varış. Burada verilen
mola ile eşsiz Montevideo manzarasını ölümsüzleştiren fotoğraf
kareleri. Bu noktada, insanlara da rastlamak Uruguay’ın bir başka yüzü
ile de tanışma olanağı vermiş oldu bizlere. Uzun yıllardır “arka bahçe”
olmanın bedelini ödeyen insanlarla karşılaşmış olduk. Yoksul oldukları
anlaşılan ama neşeli görünen insanlarla.
Dönüşte, iki katlı
bahçeli evlerin yarattığı hoş görüntülü dar caddelerden geçerken,
rehberimiz Devlet Başkanı Tabare Vasquez’in alçak gönüllü konutunu
gösterdi. Aynı zamanda kanser uzmanı bir hekim olan Vasquez’in hekimlik
uğraşını da haftanın belirli günlerinde sürdürüyor olması şaşırtıcı oldu
aynı zamanda meslekdaşı olan bizler için. Bu arada, duvar resimleri
gibi, duvar yazıları da oldukça yaygın bir kullanım alanı bulmuş
Montevideo’da. Özellikle, Küba kaynaklı sol esintinin egemen olduğu
bugünlerde , “Yaşasın Küba ve sosyalizm!” yazıları özenimizden kaçmadı.
Sonraki durağımız ise,
hem nüfus hem de yüzölçümü bakımından dünyanın küçük ülkelerinden olan
Uruguay’ın dünya kupası şampiyonu olduğu “yüzyıl stadı” oldu. Burada da
duvar resimleri ortama egemen. Küçük Uruguay’ın iki dünya kupası
şampiyonluğu olduğunu, halkın futbola ilgisinin günü birlik turumuzda
bile farkedilebildiğini eklemekte yarar var.
Turumuzu Montevideo’nun
başka bir yüzünü tanıyarak tamamlamış olduk. Çok katlı olmayan
konutların yer aldığı bir sahil yolu sabah saatlerinde nerede
olduklarına ilgi duyduğumuz Montevideo’lularla doluydu. Dinlence gününde
havanın da güzelliğinden yararlanarak doldurmuşlardı sahili.
Bu kalabalıkta dikkat
çeken bir nokta da, çok önemli bir çoğunluğun ellerindeki özel
kupalardan mate çayı içiyor olmalarıydı.
Uruguay’ın ve
Montevideo’nun varsıl yüzüydü turumuzun sonunda tanıklık ettiğimiz.
Buenos Aires’e dönüş
zamanımız gelip çatmıştı.
Sabahın erken
saatlerinde başlayan gezimizin sonunda, gözlerimiz ve bedenlerimiz daha
fazla karşı koyamayınca yorgunluğa, gözümüzü açtığımızda Buenos
Aires’teki rıhtımdaydık.
|