|
ŞAMAR OĞLANI OLMAK!
Bilmiyorum kaçıncı olduğunu ama, sayamadığım kadar çok olduğu kesin!
Şamar oğlanına döndürülmüş bir ülkenin yurttaşı olmanın acısı bir kez
daha duyumsanıyor olmalı!
Uzunca süren hazırlıktan sonra ben geliyorum diyen bir askeri girişimin
hiç de beklenmedik şekilde sonlanması ve okyanus ötesinden gelen sesleri
izleyen bir “geri adım” yetkililerin açıklamalarının
açıklayamayacağı bir düş kırıklığı ve eziklik nedenidir.
Başka bir çok alandaki edilgenliğimize alışkın olmakla birlikte, “olmak
ya da olmamak” kadar önemli bir konudaki edilgenlik şaşırtıcı olduğu
kadar üzücü olduğu saptamasını yapmak yanlış olmayacaktır.
“Nedensellik” ilişkisi kurma alışkanlıkları geliştirilmeyen başka
toplumlarda olduğu gibi bizde de bu olaya ilişkin sağlıklı
irdelemelerden uzaktayız.
Bu
tuhaf durumun, hamaset dozunun arttırılmasıyla geçiştirileceğini
bilenler için hiç bir sorun yok!
Ama, gerçeği arayanlar için sorgulama çok kez yapıldığı gibi bir kez
daha yinelenecek.
Okyanusun karşı kıyısındaki bir yayılmacı güç bir de “işgalci”
olarak bir çift sözle bölgenin önemli bir ülkesine üstelik “ulusal
güvenlik” sorunu da olan yaşamsal bir konuda nasıl geri adım
attırabilir?
Nedeni anlamak için, filmi yarım yüzyıl öncesine sarmak kaçınılmazdır. O
zamandan başlar Türkiye’nin doğrudan, iyiden uzaklaşma süreci.
O
yıllara dayanan birikim son çeyrek yüzyılda açık yayılmacı
işbirlikçiliğine ve son beş altı yıldır da kayıtsız koşulsuz tutsaklığa
dönüşmüştür.
“Ulusal çıkar”
savunmasından vazgeçme karşılığı önerilen milyar dolarlık paketi unutmuş
olamayız. Aynı süreçte, Irak’ın kuzeyinde başımıza geçirilen çuval
elbette rastlantı değildir. Hakkınızdan ve çıkarınızdan ödün verdiğiniz
an başınıza gelmesi olağan bir durumdur. Daha fazlasının peşindeki
kararlılığını hiç yitirmeyenlerin bu doğrultudaki sınama aracıdır
böylesi gösterişli eylemler.
Başkalarından dünyada eşi ve benzeri görülmemiş getiriler karşılığında
alına ödünç paralar üzerinde yükselen “saadet zincirleri” de
giderek yayılmacının egemenliğini pekiştirirken diğer yandan da
içerideki “Truva Atı”na eşdeğer bağlaşıklarını yaratmaktadır.
Ekonomik verilerin gösterdiği ve sosyal gelişmelerin doğruladığı gibi
üretimden kopuk, kendi istencine dayanmayan daha da önemlisi
başkalarının belirleyiciliğine bağımlı bir tüketicilik, kötü huylu ur
hücrelerinin organizmayı teslim almasına benzer şekilde yıkmaktadır
egemen olduğu toplumu ve ülkeyi.
Her an yinelenmese de, belletilmekten uzak tutulsa da insanoğlunun
varlığını sürdürmesi ve bu varlığın sürdürülebilirliği insanın
“üretici” kimliğini öne çıkartması ve böylelikle özgür bir varlık
olarak ayakta kalabilmesinin olmazsa olmaz koşulu değil midir?
Daha açık bir deyişle, “üretici” olmak “bağımsız” olmanın
temel koşulu olarak bireyin ve buna bağlı olarak da toplumun ve ulusun
özgür istenç ile davranma ve kendi kararlarını korkusuzca verme
davranışını belirleyen öğeler değil midir?
Uzunca bir süreden beri olduğu gibi, bugün de dünyamızın başat sorunu
uluslararası ilişkilerdeki çarpıklıklardır. Çarpıklığın temelinde ise,
bağımlılık-bağımsızlık çelişkisi vardır.
Yayılmacılık, günümüzün özgün koşulları ve yöntemleri ile
“bağımlılık” olgusunu güçlendirme çabasındadır. Ancak böylelikle
egemenlik ve egemenliğin pekiştirlmesi olanaklıdır.
Ülkemizin başına onlarca kez gelen ve henüz yaşadığımız “şamar
oğlanı” duyumsamasını sıralamaya çalıştığım acı gerçekler ışığında
irdelemenin gerekliliğini vurgulamakta yarar görüyorum.
Üretmeden, tüketici olan, emek ve çaba harcamadan var olmayı amaçlayan
toplumların başına gelendir bizim de başımıza gelen. Böylesi akıl ve
bilim dışı bir anlayışın kaçınılmaz sonucu da bağımlılıktır.
Bağımlı bir toplumun edilgenleşmesi, kendi istenci ile davranamaması ve
kendisi olamaması kadar doğal bir durum olamayacağına göre, “şamar
oğlanı” duyumsamasından kurtulmanın biricik yolu “bağımsız
Türkiye” olmaktan geçiyor.
“Bağımsız Türkiye”
bir hedef olmaktan öte
kaçınılmaz bir zorunluluğa dönüşmüştür. Elbette, başı dik ve onurlu bir
toplum, daha gönençli bir dünya amaçlanıyorsa.
Tam Bağımsız Türkiye!
Hem de ivedilikle!
Ceyhun BALCI, 01.03.2008
|