|
BUGÜN...
Bir sonraki gün, hatta, bir
sonraki zaman dilimi yaşamakta olduğumuz sürecin adının belirginleşmesi
anlamına da gelmiyor mu?
Özellikle, yaşananların adını
koymada çekingenlik gösterenler ya da her türlü gelişmeye karşın
“acaba” demeyi sürdürenler için!
Kökleri ve dayanak noktaları yarım
yüzyıl öncesine uzanan, ama son çeyrek yüzyılda iyice ivme kazanan bir
güç, dünyamızın değişen güç dengeleri (daha doğrusu dengesizlikleri)
ile birlikte yokuş aşağı denetimsizce ilerleyen taşıta benzer bir
görünüm sunmaya başladı! Gücü arttıkça hızlanan hızlandıkça hoyratlaşan,
önüne çıkan her şeyi yıkan bir araç gibi.
Gözleri görmeyenlerin bir varlığı
ya da nesneyi tanımlamalarına benzer bir duruma eşdeğer olarak, altta
yatan asıl amaç ve bu amacın arkasında duran güç konusundaki ikilemler
“karşı duruş” sergilemesi beklenenlerin kafa karışıklığının da
önde gelen nedenidir.
Her ne kadar günümüzde, dünyanın
küçüldüğü savlansa da, farklı bölgelerde farklı eğilimlerin öne çıkması
gerekecek kadar da büyüktür dünya.
Bu nedenle de, yayılmacının
egemenlik kurmada başvurduğu aygıt Kara Afrika’da başka, arka bahçe
Latin Amerika’da başka, dinin belirleyiciliğini sürdüregeldiği ülkelerde
de bambaşka olabilmektedir. Hemen tüm yöntem ve aygıtlar aynı yere
varmanın bir aracı olsa da yerel özellikler başat belirleyiciliğini
sürdürmektedir.
Ülkemizde de, son zamanlarda hem
din hem de etnikçilik aynı anda kullanıma sokularak deyim yerindeyse
kıskaca alma yöntemi uygulanmakta.
Elbette, her ikisi aynı anda öne
çıkmadan! Birisi bastırılır ve geriletilir gibi görünürken (yedeğe alma
olarak da algılanabilir) diğeri yükseltilerek.
Gerçekte bir yanılsama olan
“demokratik ortam” son yıllarda din kullanıcısı siyasetçilerin önünü
açan bir aygıta dönüşmüş durumda.
Giderek artan güç, bir yandan daha
fazla adım atma yolunda özgüven kaynağına dönüşürken diğer yandan da
edinilen gücün bir daha hiç yitirilmemecesine kalıcı bir baskı aracına
dönüştürülmesi olanakları da sunmakta heveslisine.
Buna bağlı olarak, toplumun
edilgenleştirilmesi ve tutsak edilmesi doğrultusunda geri dönüşü olmayan
adımların atıldığı tarihsel günler yaşıyoruz. Bir bakıma, “tarih
yazılıyor” da diyebiliriz. Elbette, tersinden ve olumsuz anlamda!
Türkiye’nin “aydınlanma
değerleri” ile tanışma koşullarının olağandışılığı ve bu değerlerin
yarım yüzyılı aşkın süredir örselenegeldiği gerçeği de gözönüne
alındığında bu alandaki kırılganlık da anlaşılabilecektir.
Bu koşullar özümsendiğinde,
Türkiye’de “aydınlanma değerleri” üzerinden yürütülen yıkıcılığın
anlamı da çok daha iyi kavranabilecektir.
Son günlerde yaşanmakta olan kimi
gelişmeler birilerinin Türkiye’de kotarmaya çalıştıkları işin
büyüklüğünü çok daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Daha da ilginci,
düne kadar toplumun yarısı ile özdeşleştirilen bazı oranların
sanıldığından da büyük olduğunun gözlerimizin önüne seriliyor oluşudur.
Din kullanımına dayanan siyasetin oy toplama alanında “çekim merkezi”
gibi algılanmaya başlaması bu tür devinimlerin yaygınlaşmasında başat
neden gibi görünmektedir.
Bu sayısal denge değişiminin de
etkisi ve elbette baskıcı yönetim olanaklarının da dayatmasıyla medyanın
da alabildiğine bir etkinlik içinde olduğunu söylemeye gerek yok!
Bugünlerde giderek yoğunlaşan bir
etkinlik gözlerden kaçmıyor olmalıdır.
Özellikle görsel yayın araçlarında
“karanlık” ve “aydınlık” sıkça karşı karşıya getirilmekte.
Kötü niyetli olmasalar da, “aydınlık” yandaşı olduğundan kuşku
duyulmayacak son derece etkin ve yetkin kişiliklerin “karanlık”
kafalılara söz yetiştirme çabası içine sokulduklarını üzülerek ve de
düşüncelere dalarak izler olduk.
Bugün gelinen noktada, bu alanda
din kullanarak siyaset yapanların ciddi bir başarı elde ettiği
yadsınamaz. Gerçek sudur ki; “aydınlanma değerleri” ile
“ortaçağ değerleri” aynı ortamda ve eşitlik içinde (hatta kimi
izlencelerde olumlu ayrımcılık uygulanarak) karşı karşıya gelmektedir.
Böylelikle, bu iki karşıtlığın iki görüşe dönüşmüş olması ve özgürlük
yaftası ile “ortaçağ değerleri”nin gereğinde oy çokluğu ile
topluma egemen olmasının demokratik bir durummuş gibi bir algılanması
sağlanmakta.
Daha açık bir deyişle, “us,
inancın kantarına vurulmuş” durumdadır. Öyle bir kantar ki;
nesnellik, bilimsellik ve doğruluk içermeyen!Recm yaptırımına
çarptırılan bireye uygulanan vahşetin benzeri şu günlerde usun başına
gelmektedir. Bu us dışı yaklaşım öyle bir noktaya erişmiş durumdadır ki;
artık, bir hedefe ilerleme yolunda engel tanımama adına, baş bağlama
biçimleri ve yöntemleri yasalarla tanımlanma yoluna girilmiştir.
Bu usdışı etkinliğin bundan
sonraki hedefini kestirmek hiç de güç olmasa gerek!
Üçüncü binyılı sürdüğümüz
bugünlerde ortaçağ karanlığı ile burun buruna oluşumuzu nasıl
tanımlamalı? Başka bir betimlemeyle, bugün, beşyüzyıl öncede kaldığını
sandığımız bir çatışmanın fitillerinin bir kez daha ateşlendiğine
tanıklık etmek de yeterince acı verici değil midir?
Hem de Mustafa Kemal’in ülkesinde!
Ceyhun BALCI, 29.01.2008
|