|

ANMA HAFTASI...
Bilmiyorum kaçıncı kez anıyoruz!
Önümüzdeki günlerde önce Uğur MUMCU hemen
ardından da Muammer AKSOY anılacak. Bu
süreç, bir süredir “Adalet ve Demokrasi Haftası” olarak
adlandırılmakta.
Muammer
AKSOY 31 Ocak 1990’da kanı kar üzerine düşen bir aydınımız. Ak
saçlı bir delikanlıydı arkadan vurulduğunda.
Söylemleri ile de eylemleri ile
bir hukuk bilimcisiydi. İnsanca yaşama yol veren, örgütlenme ve hakkını
arama ortamını yaratan 1961 Anayasası’nın önde gelen
hazırlayıcılarındandı.
Kamu yararı ve hizmetine adanmış
bir onurlu yaşam hiç de doğal olmayan bir sekilde sonlandırıldı.
Son yapıtı, giderek karanlığa yol
alan Atatürk Türkiye’sinde bugünleri görmüşcesine ADD (Atatürkçü Düşünce
Derneği) örgütlenmesi için yaktığı çoban ateşi olmuştu.
Uğur MUMCU
da 23 Ocak 1993’te yine doğal olmayan yolla aramzıdan ayrıldığında
gazetecilik uğraşının yüzakı konumundaydı. Hem becerileri, hem de
namusuyla!
Araştıran, bulan ve bulduğunda da
hiç bir şekilde korkmayan bir biçemle bildiklerini paylaşan bir usta
kalem.
Kendi deyişiyle :
“Bilgi sahibi olarak, fikir sahibi olan”
bir kalpaksız Kuvvacı!
Toprağa verildiği soğuk ve
yağmurlu Ankara gününde bir araya gelen kalabalığı ancak yıllar sonra
Tandoğan’da, Çağlayan’da ve Gündoğdu’da bir arada görebildik!
Soyadı gibi her fırsatta mum yakan
bir kişilikti içinden çıktığı topluma yol gösterebilmek adına!
Bir önemli özelliği daha gözardı
edilemez Mumcu’nun! Gazetecilikte , doğruyu bulmak ve o doğruları
haykırmak pahasına başına gelenler kitap olmuş bir kişilikti. Ama, buna
karşın toplumuna, ülkesine ve yurdunun değerlerine küsmeyen, başka
deyişle halkına dirsek atmayan, ama “Vurulduk
ey halkım! Unutma bizi!” demekle yetinen bir namuslu ve
yurtsever kişilik.
Bugün hemen her alana yayılan ve
doğal bir durummuş gibi algılanan ve kanıksanan bir olguya, “taşeron”luğa
gönderme yapmadan geçemeyiz.
Bundan yarım yüzyıl önce Mustafa
Kemal’in izinden giderek çağdaş ve övünülecek bir anayasa yapımında
gecesini gündüzüne katan Muammer AKSOY hoca
bunun karşılığında “onur” dışında bir parasal karşılık almış
mıydı?
Ya da Uğur
MUMCU, canı pahasına izini sürdüğü olayları, olguları ya da
kişileri kamuyla paylaşırken “yürekli ve yurtsever gazeteci”
dışında bir edinime sahip olmuş muydu?
Kamu görevi yapmaktan zevk duyan
“ak saçlı delikanlı” Aksoy hoca ile
her eylemi ve söylemi ile karanlıkta bir mum yakmaya eşdeğer uğraş
içindeki gazeteci Mumcu değeri hiç bir şekilde ölçülemeyecek tinsel
edinimler içinde oldular.
Günümüzün olay ve olguları
gözönüne alındığında onların değeri çok daha iyi anlaşılmıyor mu?
“Ismarlama anayasa” taslakçıları toplumlarının değil de
efendilerinin dümensuyunda bir yerlere gerilerken ya da
“iliştirilmişlik” içindeki gazeteci
kılıklılar patronlarının ve dolayısı ile sınır ötesi egemenlerin
çıkarlarını korumaya soyunurken çok daha iyi anlamış olmalıyız Aksoy ve
Mumcu’nun değerini!
Ülke göz göre göre karanlığa
sürüklenirken birikimlerini bu karanlığı sağlama alma çabaları
doğrultusunda kullanmaktan çekinmeyen “hukuk
uleması” ve yine bu karanlık süreçte gördüklerini,
duyumsadıklarını ve gerçekleri değil de sahiplerinin sesi olmayı
sindiren kiralık kalemler çok şey anlatmaz mı hepimize?
Her iki aydınımızın da hem
belirlemeleri, hem betimlemeleri, hem de öngörüleri neredeyse bugün
yapılmış gibi doğru çıkmıştır. Ama, onların söylemlerini
“biz söylemiştik” demek için
ürettiklerini düşünemiyorum.
Dolayısı ile, onlara sahip çıkmayı
istiyorsak yapılacak şey kuru kuruya anmak, söylevler vermek değil
eylemler üretmektir.
Çünkü, zaman iyice daralmıştır.
Geriye dönüşü olmayan yola
girmeden önce yapılacak şey söylem değil eylem üretmek olmalıdır.
Mumcu’nun
“Vurulduk ey halkım! Unutma bizi!” sözleri topluma verdiği
iletinin şifresi gibidir. İyi çözüldüğünde yapılacak şey çok açık ve
yalındır.
Ne mutlu onlara ki; her ikisi de
yokluklarında bile ışık yaymayı sürdürüyorlar!
CEYHUN BALCI, 20.01.2008
|