ULUSAL DEVİNİM

 
Ana SayfaBaşlarken...YazılarGezginYararlı BilgilerÖzgeçmişÇerçeve

 

 

BAŞÖĞRETMEN

Bir yanda sonu belirsiz bir Kurtuluş Savaşı diğer yanda da o savaşın “top sesleri” işitilirken toplanan “Öğretmenler Kongresi”.

Bırakınız devrimlerin yaşama geçmesini, henüz yurt kurtulmamışken tasarlanana ve sergilenen ileri görüşlülüğe hayran olmaz mısınız?

İşte, o kongrelerden birinde, kadını ikinci sınıf olmaktan kurtarma kararlılığından izler de görürüsünüz.

İzlerine tanık olduğunuz  bu  anlayışın, kurtuluşu izleyen günlerdeki kuruluş sürecinde toplumu “akıl ve bilim” rehberliği ile tanıştırma girişimlerine de,  toplumun “aydınlanma” değerleri ile yoğurulma çabasına da şaşırılmamalıdır.

Daha sonra, harf ve yazı devrimini kökleştirmek için “başöğretmen” olarak ulusun önüne düşmesi...

“Eğitimde birlik” sağlanarak, toplumun somutla tanışması, sormayı, sorgulamayı ve kuşkulanmayı öğrenmesi...

Yıllar yılı, "din sopası" ile derdest edilen bir toplumun insana yaraşır anlayışla ve davranışla tanışması az şey midir?

Elbette, tüm bu gelişmeleri süsleyen, Anadolu imecesinin de örneklerini içeren özgün bir biçem : “Köy Enstitüleri”. İşliklerini, dersliklerini, okullarını kendileri yapan, yaparak öğrenen, aydınlanma değerleri ile tanışmış ve o değerlerin gereği olan söylem ve eylem biçimini benimsemiş paraca yoksul, ama onurca ve insanca varsıl Anadolu gençleri.

Sıra üniversiteye de gelir, “Üniversite reformu” ile uzun yıllar medrese karşısındaki edilgen ve sinik yapısından kurtulan bilim yuvaları yolundaki dev adım azımsanabilir mi?...

"Ne kadar güzel" diye mırıldandınız değil mi?

Ama, birileri de “eyvah egemenlik elden gidiyor!” diye hayıflandı o yıllarda.

Başöğretmen’in yokuluğu fırsat bilinerek yaşama geçirilen “karşı devrim” süreci bağnazlık ve tutuculuk prangasından kurtulmak için kıvranan toplumun ve elbette kısa sürede edinimlerini koruma bilincine erişememiş olmasının da yarattığı kolaylaştırıcılıkla süreci tersine çeviriverdi.

Gelelim 24 Kasım’a...

Böylesi günlerden oldum olası hiç hoşlanmam. O günlerin adandığı kimselerden hoşlanmadığım ya da onları önemsemediğim için değil!

Ne yazık ki; böylesi günler giderek özden kopup söze dönüştüğü için!

Hiç kuşkunuz olmasın! Bu 24 Kasım’da da Cumhuriyet’in en kıdemli öğetmeninin “eli öpülecek”. Cilâlı sözlerle süslenmiş söylevler verilecek!

Ama, hemen ertesinde de “başöğretmen”in kalıtının  kaldığı yerden aşındırılması sürdürülecek.

“Akıl ve bilim”in, “inanç ve bağnazlık” karşısında elde ettiği öndeliğin giderek zayıflayıp yok olmaya yüz tutuyor oluşu bu 24 Kasım’ın başat gündemidir!

Diğer yandan, ergenlik ve ilk gençlik yılları “olmak ya da olmamak” kıskacında geçen “yarış atı” tipli öğrenciler  ve onları eğitmekten çok yarışa hazırlayan “çalıştırıcı” görünümlü öğretmenlerin “asıl” olmaktan “ayrıntı”ya dönüşmeleri acı verici değil midir?

Oysa öğretmen, “bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olunuyorsa, 29 kere kırk yıl kölesiyim öğretmenin” deyişine uygun şekilde, insana yaşamayı , insana insan olmayı öğreten, önce zarar vermemeyi ve sonra da  yararlı olmayı belleten bir bilge kişi değil midir?

Bu bakış açısı ile yaklaşıldığında, bu 24 Kasım’da görünümün hiç de iç açıcı olmadığını söylemek karamsarlık sayılmamalıdır.

İlköğretim sıralarında “on parmağında, on hüner” türünden beceri ve bilgileri ile hayranlığımı kazanan, orta ve lise öğrenim yıllarımda Türkçe duyarlılığı aşılayarak bugünlere uzanan bir dil sevgisi kazandıran, üniversitede uğraşım olan hekimliği ve özellikle de iyi hekimliği özümseten, neredeyse hiç bitmeyen öğrenme sürecimdeki önemli bir köşe taşı olan   uzmanlık eğitimimde deneyim ve bilgilerini aktarmadaki özverileri ile ve elbette, gerçekte benim için hiç sonlanmayacak ölgunlaşma sürecinin dersliği olan “yaşam okulu”ndaki bilgelikleri ile yol gösteren öğretmenlerime saygı, sevgi ve şükranla...

Öğretmenler günü kutlu olsun!

CEYHUN BALCI, 23.11.2007