|

ANIYORUZ, ARIYORUZ!..
On Kasım’da Atatürk’ü
altımışdokuzuncu kez anıyoruz!
“Arıyoruz” dersek daha
doğru olur!
On Kasım , bir görüşe göre
Atatürk’ün aramızdan ayrılması ile birlikte, yapıtlarına saldırının
yani, “karşı devrim” sürecinin de başlangıcıdır.
Gençliği cepheden cepheye
koşmakla, savaşlarda geçmiş bir önderi anıyor ve daha çok da arıyoruz.
Çanakkale ile yazılan önsözden
sonra, ulusunun önüne düşen, ama her kararını ve adımını ulusuna
dayandıran olağan dışı bir önder!
Öyle bir süreç yaşıyor ki Anadolu
toplumu, Türk yurdunu paylaşma hevesi ile Anadolu’ya çıkanlar Lozan’da
bu isteklerini yazdıkları kâğıdı katlayıp ceplerine koymak zorunda
kalıyorlar.
Sonrasında ise, savaş utkusunun
barışla süslenmesi ve pekiştirilmesi süreci var. Belki de, savaştan çok
daha zor ve emek gerektiren bu süreç, kimliksiz bir toplumu kimliğe
kavuşturma savaşımı olarak da algılanabilir. Çünkü, elde edilenlerin
yitirilmemesi ancak, ulusun değerlerine dört elle sarılması ile
olasıdır.
Atatürk’ün cephelerde başlayan
önderliği, barış döneminde tarlalarda, fabrikalarda, demiryollarında,
okullarda sürer. Böylelikle, ulus elde ettiklerinin farkına varmaya
başlar. Koruma refleksi oluşur!
Özellikle, barış döneminde ve
devrimler sürecinde “tek (başına) adam”dır o! Yıllardır yanında
olan yol arkadaşları bile saltanat ve hilafet konusunda ikilem
içindedirler. Hatta, yanı başında duranlar bile tüm hıyanetlerine
karşın, padişah gereklidir toplumumuza diyerek sığlıklarını ortaya
koyarlar.
Atatürk’ün ölümü ile devinime
geçen “karşı devrim” güçleri sabırla, inatla ve kararlılıkla yol
alırlar. Böylece, bugün doruğa erişirler.
Bu nedenle de, bugün üzerimize
düşen gerici, bölücü ve sömürgeci gölge, son bir kaç yılın ürünü
değildir. Geçmişi, 1938’lere, 1950’lere dayanan son derece bilinçli,
kararlı ve elbette yayılmacı dış destekli bir kalkışmadır gerçekte
yaşamakta olduğumuz!
İkibinyedi on kasımında, karşımıza
kimi zaman “dinci gericilik” kimi zaman da “etnik
ayrılıkçılık” olarak çıkan akımların ortak özelliklerini ve
destekçilerini iyi algılamak zorundayız. Hem “dinci gericilik”
hem de “etnik ayrılıkçılık” ve ayrı bir akım olarak ortaya
çıkamasalar da her iki ana akıma güç vermekten geri durmayan çok çeşitli
kesimleri, öbekçikleri iyi tanıma zorunluluğu ile karşı karşıyayız.
Daha açık deyişle, asıl karşıtın
adını koymak gibi bir ödevle baş başayız!
Çin’de ve Rusya’da adı ve
yapıtları ders kitaplarında olan, Küba’nın Havana’sında yontusu ile
dimdik duran, Uruguay’ın Montevideo’sundaki turist rehberinin
yakasındaki rozette varlık bulan Atatürk aramızdan 69 yıl önce ayrılmış
olsa da, 126 yaşındadır.
Adı ile, yapıtları ile, eylemleri
ve söylemleri ile de geçen yüzyıldan bu yüzyıla erişen bir önderdir
Atatürk!
Bizler, aymazlıkla,duyarsızlıkla
ve biraz da akılsızlıkla savurganca tüketsek de onun kalıtını!
Tüm dünyada var olan, saygınlığını
koruyan ve örnek olan önderimiz bu on kasımda ülkesinde hak ettiği saygı
ve sevgiden yoksundur.
Hatta, Mustafa Kemal bu on kasımda
dincisi ile, ayrılıkçısı ile, mandacısı ile ve kendini solcu sayanı ile
oldukça geniş bir kesim tarafından yargılanmaktadır.
Sanık sandalyesine oturtulmuştur
Mustafa Kemal. Hem de kendi ülkesinde!
Bu ortamda anıyoruz ve elbette
arıyoruz onu!
Bununla da yetinmeyip, koruma ve
kollama kararlığının da gerektiği bir on kasım yaşıyoruz.
CEYHUN BALCI, 09.11.2007
|