|
SON KALE
Çağdaş bir toplum ve
uygar toplumsal ilişkiler için gerekli olduğu savlanan iki önemli ögenin
etkinliği ve bağımsızlığı kalmadı.
Karanlıkta bırakılarak,
doğru seçimi yapma yetisinden yoksun bırakılan ve gerçekte bireyler
topluluğu olması gereken “toplum”... Artık, özgür istenciyle
seçim yapan, gereğinde seçimlerini değiştirerek kendini koruyan toplumun
yerini “oyu ipotekli” kalabalıklar almış durumda. Öyle ki; bir
işaret yetiyor. Gözü kapalı işaretin gereğini yerine getiren bir
kalabalık yazgıyı belirleyen konumda.
Diğer yandan, gerçekte
toplumu uyarması ve gereğinde uyandırması ile işlevli bir kamuoyu
oluşturucusu olması gereken medya da tüm unsurları ile “yönlendirme”
işlevini üstlenmiş durumda.Hem de, parasal karşılıklar uğruna. Nasıl
olmasın ki; medya işin başat değil de yan ögesi olunca! Medya, asıl
işlerin dayanağı, payandası konumundayken!
Bugünkü bir gazete
haberi, demokratik toplumda ortadan kaldırılan iki önemli ögenin yanı
sıra üçüncünün de sonunun geldiğini haykırır gibiydi.
“Militan gibi avukat”
(Cumhuriyet, 15.11.2007)
Çokça yüklenen
belleğimiz unutmaya yüz tutsa da, Ankara’daki Danıştay baskını pek de
unutulur gibi değildir. Gazete görünümlü bir uzantının yüreklendirmesi
ile “kendini bilmez” yaftalı hukuk insanının(!) giriştiği saldırı
da unutulursa eğer umutlu olmak için neden kalmayabilir.
İşte o olaya ilişkin
adli sürecin son oturumunda olan bitenleri yansıtan gazete haberi bir
yandan toplumun duyarsızlaştırılmış olmasını, diğer yandan toplumu
uyandırması gereken medyanın hıyanetini ve belki de onlar kadar önemli
olarak, “son kalenin de düşürülmesi kararlılığı”nı vurgular gibi
değil mi?
Hukuk insanı(!) kisveli
sanığın, yine savunman sanlı vekilinin mahkemeye sunduğu istemler çok
ama çok önemli. Lâik olduğu savlanan (belki de sanılan) bir ülkenin
iyi, kötü hâla akıl ve bilime dayanan bir yüce kurumunda dile
getirilenlerin sonuç vermesi olanaksız gibi görünse de, bu
akıldışlıkların dile getirilmiş olması bile, birilerinin kararlı
yaklaşımlarının yarattığı özgüven ortamının vardığı noktayı özetlemiyor
mu?
Savunman kisveli kişi
diyor ki; “Diyanete sorulmalıdır : Türban hanımlar için farz, bir
ibadet midir?” diye. İlk bakışta, saçma sapan bir soru gibi
görünüyor. Oysa, savunman alınacak yanıta göre, türban, ibadet ise,
Danıştay saldırısı terör sayılamayacaktır diyerek, kendince son derece
“akıllıca” bir kurgu yapmış oluyor. Dolayısı ile, ekliyor:
“İbadet amacı terör sayılamaz!” Diğer yandan da, türban yasağının
müslümanları silaha alıştırdığına vurgu ile yasak kalkarsa toplumsal
barış da sağlanmış olur demeye getiriyor.
Yukarıda sıralanan
istemlerin davaya bir dayanak oluşturmaktan uzak olduğunu istemleri
dile getirenler de biliyor olmalıdır. Ancak, 2007 yılında Türkiye’de bir
mahkemede ve üstelik hiç de sıradan olmayan bir olaya ilişkin oturumda
sözü edilen istemlerin dile getirilmiş olmasının simgesel anlamı olduğu
tartışılmaz olsa gerektir.
Her türlü çabaya,
girişime karşılık üzerinde mutlak egemenlik kurulamadığı bilinen
yargının tıpkı gazetelerde hedef gösterilmesi gibi bir tehdit içeriyor
savunmanın istemleri.
Daha çok, bir gövde
gösterisi niteliğinde. Davada sonuç almaya yönelik olmaktan çok
kamuoyuna ileti verme ve biraz da gösteri yapma amacı öne çıkmış
durumda.
Her ne kadar, bu kadar
çarpıcı ve önemsenmesi gereken bir istemin kamuoyunda hak ettiği yankıya
yol açması ve tepki görmesi olasılığı yok denecek kadar az ise de, böyle
bir tepki oluştuğunda da bu istemleri dile getiren savunmana yönelik
olarak yapılması olası yakıştırmayı da bir kenara not etmekte yarar var
: “meczup”.
Ankara’nın orta yerinde,
bir kaç gün ara ile tanıklık edilenler rastlantı değildir. Önce,
nezaketsiz ve bir o kadar da kişiliksiz bir krala takılan madalya,
ardından savunman kisveli birinin gösteri amaçlı istemleri biri birinden
bağımsız olaylar mıdır?
“Son kale”nin de
yıkılması kararlılığının yakınlaşan “ayak sesleri” değilse,
neredeyse eşzamanlı olarak yaşananları nasıl nitelemeli?
CEYHUN BALCI, 15.11.2007
|