|
NORMALLEŞME(!)
Dört koldan yinelenen bir sözcük var!
"Normalleşme"
Çoğu zaman olduğu gibi, bu konuda da söylem birliği içinde olan iki ana
öbek görülmekte.
Dinciler ve bölücüler sayısız kez olduğu gibi bu kez de ortak paydayı
"normalleşme"
olarak belirlemiş olmalılar.
Her ne kadar iki taraf da kendince beklentiler içindeyse de, karşıt
ortak olduğu ve hedefe giden yolda karşılarında durduğu için kendi
stratejileri bakımından doğru bir yaklaşım içinde olduklarına kuşku yok.
Örneğin, dinciler “normalleşme” deyince kendi yolları üzerindeki
önemli engel olarak “lâiklik” kavramını görerek, yaşamı
dinselleştirme girişiminin önündeki tüm sınırlamaları “anormallik”
olarak nitelemekteler. Ancak, bu söylem ve eylemlerine karşılık,
“lâiklik” kavramı doğrudan söz konusu olduğunda, “takıyye”
sanatının en seçkin örneklerini sunmaktan da geri durmuyorlar.
Diğer yandan, bölücüler de “ayrılıkçılık” söz konusu edilerek
sorulduğunda, “bizlerin ayrılmak gibi bir istemi yoktur!” derken,
hemen her fırsatta uniter yaklaşım çağrıştıran hemen her söylem ve
eylemi “anormallik” olarak nitelemekten kaçınmıyorlar.
İki yüzlülük ve kaçamak yaklaşımlarla, her ne kadar asıl amaçlar
gözlerden kaçırılmaya çalışılsa da, zaman zaman sergilenenler asıl
niyeti açığa çıkartıveriyor.
Bu noktada, yaşamın kendisinden, yaşanmışlıklardan yararlanmak en iyisi!
Yadsısalar da, “bölücülük” hedefleyenlerden bir örnek verilmeli.
Asker kurtarma gerekçesi ile, gösteri yapmayı fırsat bilenlerden
birinin durumu ibretlik. Kendisi TBMM üyesi. Göreve başlarken and içmiş
biri. Eşi ise, dağa çıkmış, eşinin üyesi olduğu TBMM’ye ve o meclise
adını veren ülkeye karşı silahlı kalkışma içinde. Üstelik, başkalarının
özendirmesi ile ve o özendirenlerin maşası olma pahasına!
Bir başka örnek de dinci kesimden. “Lâiklik” ile sorunumuz yok
söyleminin de ipliğini pazara çıkartan cinsten. Yine, bir TBMM üyemiz,
Aleviler söz konusu olunca şunları söylemiş : “Alevi inancına yönelik
bir yaklaşım içinde bulunursak, Satanistler de ister!”
Uygar olmanın, demokratik bir ortamda yaşamının biricik gereği olan
“lâiklik” ilkesinin zerre kadar algılanamadığını, özümsenemediğini
doğrulayan bir söylem. Daha da kötüsü, sözlerin TBMM’de kullanılmış
olması.
“Normalleşme”
dedikleri, and içmiş bir TBMM üyesinin eşinin silahlı örgüt üyesi olması
mıdır? Elbette, bu da bir seçimdir diyebilirsiniz. Bedeli ödenmek koşulu
ile göze alınabilir. Ama, dünyanın neresinde böylesi bir tuhaflığa
“demokratik hoşgörü” vardır?
İşlevi, ulustan aldığı güçle ulusa hizmet olan bir yüce kurum olarak
TBMM’nin saygıdeğer olması gereken üyeleri en temel insan hakkı olan
“yaşam hakkı”na saygısı olmayanlarla ilişki içinde olabilirler mi?
Diğer yandan, “vicdan özgürlüğü” kaynaklı “lâiklik”
konusunda özensiz açıklamalarla ulusu oluşturan bireylerin kişisel
tercihleri olan inanç üzerinden ayrımcı ve dayatmacı yaklaşımlar TBMM
üyelerine yakışır mı? Yakışmaktan öte, kabul edilebilir bir durum mudur?
Aklımıza geliveren iki örnek bile, yeterince çarpıcı değil mi?
“Normalleşme”
sözcüğünü dillerinden düşürmeyenlerin eylem ve söylemleri normal
karşılanabilir mi?
Doğrudur! “Normalleşme” gereklidir!
Ama, asıl normalleşmesi gerekenler akıl ve bilim yolundan sapanlardır.
“Normalleşme”
öncelikle, “akıl tutulması” sayrılığına yakalanmış her türden
dinci, bölücü, mandacı ve yabancı uzantılarının gereksinimi değil midir?
CEYHUN BALCI, 08.11.2007
|