|
........... NE DEĞİLDİR?
Boşluğu doldurmak için
çok sayıda sözcük gelse de aklımıza, 2007 Türkiye’sinde önceliği olan
iki kavram hemen her şeyin önüne geçecektir.
“Demokrasi” ve
“Lâiklik”!
Doğal olan, sıklıkla
yapılan, herhangi bir sözcük ya da kavram konusunda “nedir?”
sorusunu yöneltmektir. Hatta, biraz incelikli olmayan bir yöntem
olarak da algılanabilir böylesi tersine bir sorgulama.
Ama, nedensiz de
değildir böylesi bir yaklaşım!
Hem demokrasi hem de
lâiklik gerek dünyada ve gerekse de özellikle ülkemizin de konuşlandığı
Orta Doğu’da sürekli tersyüz edilen, asıl anlamından uzaklaştırılan ve
deyim yerindeyse “içi boşaltılan” kavramlar olarak hemen her gün
karşımızdadır.
Acı da olsa gerçektir
ki; her iki kavram da birilerinin varmak istedikleri hedefe kolaylıkla
varmada başat dayanaklara dönüşmüştür.
Örneğin, “lâiklik
nedir?” sorusuna bir yandan “yeniden tanımlanmalı” vurgusu
yapılırken diğer yandan da “din ve vicdan özgürlüğü” yanıtı
verilmesinden de geri durulmamaktadır. Sanki, “lâiklik”
inançlarla vicdan arasında hakemlik işlevi taşıyan bir olguymuş gibi!
Oysa, Henri Pena-Ruiz’in
“Lâiklik nedir?” kitabında o kadar yalın ve tartışmaya yer
vermeksizin tanımlanmıştır ki; bu konuda kuşku yaratacak en küçük
nokta bile olmaması gerekir.
Lâiklik, “vicdan
özgürlüğü”, “cinsiyet, ırk ve inanç farkı gözetmeksizin tüm yurttaşların
eşitliği” ve “ortak toplumsal çıkarların gözetilmesi”
üçlemesi ile çok daha iyi somutlaştırılabilir. Ayrıca, “lâiklik”
inançlar ile devlet ya da toplum arasında bir hakem de değildir asla!
Hatta, inançların çeşitli nedenlerle başat konuma geçip toplumları
yönlendirme, egemenlik altına alma gibi eğilimler kazanması durumunda,
akıl ve bilimden yana saf tutup inançları belirli sınırlarda tutma
gibi bir işlevinden de söz edilebilir.
Yukarıdaki tanımdan ada
algılanacağı gibi, laikliğin “din ve vicdan hürriyeti” olarak
nitelenmeye çalışılması, ülkede yaşayanların çoğunluğunun seçimleri
gerekçe gösterilerek inançlara ait ilke ve gerekliliklerin toplumsal
yaşama sokulmaya çalışılması, bununla da kalınmayıp gelecekte baskı
ögesine dönüşme olasılığının giderek artması bugünün önde gelen kaygı
nedenlerindendir.
Demokrasi kavramına
dönülecek olursa, o alanda da sayısız olumsuzluk ve kaygılandırıcı
gelişme yaşandığına kuşku olmasa gerektir.
Özellikle, güce dayanan
erk anlayışı her geçen gün kendini daha fazla duyumsatır olmuştur. Oysa,
bu noktada, “çoğulculuk” ile “çoğunlukçuluk” kavramları
bilerek biri birine karıştırılmaktadır. Eşi ve benzeri az bulunur oy
ağırlıklarına dayandırılan yönetim anlayışları, giderek “demokrasi”
denen kavramın gerçek anlamının yitirilmesine yol açabilecek yaklaşımlar
içine daha çok girer olmuşlardır. Oy ağırlığı ne olursa olsun, gerçek
demokrasilerde sonsuz güce sahip iktidar anlayışlarına yer yoktur.
Hatta, böylesi güçlü iktidarların “mutlakiyetçi” anlayışa
kaymalarını önlemek, olası yanlışlıkları ve kamu yararına olmayan
durumları düzeltmek adına “yargı” önemli işlev görmektedir.
Bu bağlamda, yargının
hoşa gien kararlarına ses çıkarılmaz ve ortaya çıkan olanaklar
sınırsızca kullanılırken, hoşa gitmeyen kararların verilmesi durumunda,
yargı “hedef tahtası” bile yapılıvermektedir.
Yargının hoşa gitmeyen
bir kararı sonrasında “Danıştaya değil ulemaya sormak gerek!” ya
da bir kaç gün önceki bir başka karar sonrası “Bu duyarsız karar,
yargının yürütmeye tavır alması” yorumları ibretlik olmalıdır.
Anlaşıldığı kadarı ile,
hem “lâiklik” hem de “demokrasi” konusundaki tanımların
öznel yargılarla ters yüz edilmesi ve özellikle sağlıksız koşullarda
yapılan seçimlerin ortaya koyduğu sonuçların da yarattığı tehlikeli ve
akıl dışı eğilimler her iki kavram konusunda da soruların tersinden
sorulmasını ve ilgili kavramların ne olduklarından çok, ne olmadıklarına
ilişkin vurguların öne çıkmasına yol açmıştır.
Bu vurgular öne
çıkmalıdır ki; her iki kavram üzerinden, işlerine geldiğince yaklaşım ve
tanımlamalarla belirledikleri ereğe varma kararlılığı içindekiler bir
yana, demokrat, liberal hatta solcu yaftalarıyla karanlık yandaşlığına
soyunanlar kendilerine gelsinler!
Lâiklik, “din ve
vicdan özgürlüğü” tanımlamasıyla inançların yaşama egemen olma aracı
ve dayanağı olmadığı gibi, demokrasi de, çoğunluk oylarını alarak
çoğulculuğu unutup, işi çoğunlukçuluğa indirgemek değildir. Demokrasi,
çoğunluk oyları ile yönetime egemen olanların denetimsizce ve sınırsız
özgürlükle bildiklerince ve denetimsizce yönetim anlayışı sergilemeleri
ise hiç değildir.
CEYHUN BALCI, 03.11.2007
|